Close

Atatürk’ün Spora ve Sporculara Bakışı

Giriş

Spor faaliyetlerinde elde edilen başarılar bir milletin kudretini, imkânlarını, medenî kabiliyetini ve istikbale bakış açısını ortaya koyan önemli göstergelerden birini oluşturmaktadır. Kitleler üzerinde sosyal ve kültürel anlamda büyük bir etkiye sahip olan sporun Türklerde de köklü bir geçmişe sahip olduğu görülmektedir. Bilinen ilk tarihlerinden itibaren Türkler gerek doğa, gerek hasımları ile mücadelelerinin gereği olarak beden eğitimine ve sportif faaliyetlere büyük önem vermişlerdir. Bu tür faaliyetler aynı zamanda idarî kararların alındığı kurultaylardan, doğum, ad verme, erginleme, evlilik ve matem (yuğ) törenlerine kadar Türk kültür hayatının her safhasında askerî, sosyal, siyasî ve iktisadî bir olgu olarak icra edilmiştir.[1] Bu faaliyetler “alplik”, “alperenlik”, “yiğitlik” ve “cengâverlik” kavramlarıyla özdeşleşmiştir. Coğrafyaya ve iklime göre şekillenen çeşitli dallarıyla söz konusu sportif faaliyetler Büyük Hun Devleti’nden Osmanlı Devleti’ne uzanan süreç içinde bütün Türk Devletleri’nde birtakım gelişmeler kaydederek süregelmiştir. Türkler; güreş, avcılık, atıcılık, binicilik (cündilik), kılıç, okçuluk (kemankeşlik), yaya koşuları, atlama, sıklet kaldırma, lâbut/lobut atma, gürz ve topuz kullanma, cirit, çevgân/çöğen, gökbörü, tepük (futbol), tomak, kayak, matrak gibi sportif faaliyetleri yaşam biçimleri ile uygun olarak yapagelmişlerdir.[2]

Osmanlı Padişahları’nın birçoğu bu geleneksel sporlar ile ya bizzat ilgilenmişler ya da bunları yapanları çeşitli vesilelerle teşvik etmişlerdir.[3] Bununla birlikte Osmanlı Devleti, dünyada spor konusunda önemli gelişmelerin ve profesyonelleşmenin yaşandığı 19. yüzyılın ikinci yarısında içinde bulunduğu siyasî, iktisadî, askerî ve sosyal sorunlar nedeniyle birçok alanda olduğu gibi beden eğitimi ve spor faaliyetleri ile de yeterince ilgilenememiş, netice olarak Türk topraklarındaki sportif çalışmalar çağdaş dünyanın gerisinde kalmıştır. Bu münasebetle Türkiye Cumhuriyeti’nin devraldığı spor mirası genel anlamıyla geçmişten gelen basit bilgilerle yürütülmeye çalışılan; geleneksel halk kültürü içine sıkışmış, çeşitlilikten, çağdaş gelişmelerden, bilimsel metodolojiden uzak kalmış ve profesyonel anlamda altyapısı oluşmamış bir yapı arz etmekte idi.[4] Sportif örgütlenmenin temelini “spor tekkeleri” oluşturuyordu. Basit tarzda yürütülen spor faaliyetleri güreş, okçuluk, cirit ve binicilik faaliyetleri ile kısıtlı kalmış, bunlar da askerî ve dinî eğitim ile içi içe geçmişti.[5] Halk arasında icra edilen spor etkinlikleri ise daha çok eğlenceye dayalı seyirlik gösteriler şeklinde idi. Ülkedeki spor faaliyetleri İstanbul, İzmir ve Yunan kuvvetleri tarafından işgale uğradığı 1912’ye kadar Selanik gibi belli başlı birkaç merkezin dışında yaygınlık gösterememiş ve halka mâl edilememişti. Bu şehirlerde çağdaş anlamdaki ilk spor kulüplerinin de genel itibariyle ya bir vesileyle Osmanlı topraklarında bulunan yabancılar, ya da devletten aldıkları imtiyazlar neticesinde refah seviyelerini oldukça artırmış olan azınlıklar tarafından açılmış olduğu dikkat çekmektedir.[6] Bunları takiben Türklerin kurdukları kulüpler ise maddi ve idari sıkıntılar içinde faaliyet gösterebilmişlerdir.[7] Diğer yandan Anadolu’da zaten yetersiz olan spor faaliyetlerine Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olumsuz koşullar ile Mondros Mütarekesi sonrasında İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki işgalleri büyük bir darbe daha vurmuş, bu süreç içinde birçok genç ve güzide sporcu vatan savunması sırasında hayatını kaybetmiştir.[8]

Dünya milletlerinin spor alanında yaptıkları çağdaş atılımların Türk topraklarında millet ve Hükûmet tarafından şuurlu bir çalışma programı ile kapsamlı ve etkin bir şekilde ele alınması Cumhuriyet döneminde mümkün olmuştur. Türk milletini, liderliğini yaptığı Millî Mücadele hareketi neticesinde bağımsızlığa taşıyan Atatürk başlattığı çok yönlü inkılâp hareketi içinde siyasî ve iktisadî çalışmaların yanı sıra sosyal ve kültürel faaliyetlere de önem vermiş, bunlardan bir tanesini de spor alanında yapılan çalışmalar teşkil etmiştir. Türkiye’de spor faaliyetleri Türk İnkılâbı ile başlayan yeniden yapılanma süreci içinde başta maddî kaynakların yetersizliği olmak üzere birçok sorunla karşı karşıya kalmış,[9] buna rağmen esaslı ve hızlı bir şekilde gelişme gösterebilmiştir.

     Atatürk’ün Sporcu Kişiliği

Atatürk’ün spora eğilimli kişilik özelliği nedeniyle sporu ve sporcuları yakından tanıması ve takip etmesi bu yönde gerçekleştirilen inkılâp hareketinde tutarlı, hızlı ve başarılı bir değişim sürecini tetiklemiştir. Çocukluğunda hareketli bir kişiliğe sahip olması,[10] Selanik Askerî Rüşdiyesi’nde Jimnastik Öğretmeni Teğmen Habib Bey’in desteğiyle sporla yakından ilgilenmeye başlaması, bu yıllarda yerel müsabakaları izlemeye gidecek kadar güreşe meraklılığı, cirite ve at yarışlarına özel ilgisi, Manastır Askerî İdadisi’nde “Jimnastik” derslerinde, İstanbul’daki Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde “Ta’lîm” ve “Tatbikât” derslerindeki başarısı,[11] eğitim hayatının ve askerlik mesleğinin verdiği yetiyle beden eğitimine, biniciliğe, atıcılığa yatkınlığı ve bu sporlardaki mahareti[12] Atatürk’ün Türkiye’deki spor faaliyetlerine yeni bir yön vermesinde etkili olmuştur.

Atatürk, çeşitli spor dalları ile hayatı boyunca iç içe olmuştur. Mesela, ilk kez Manastır şehrinde tanıştığı bilardo sporu Cumhurbaşkanlığı sırasında Atatürk’ün günlük yaşamında hep yer almıştır. İstanbul’da bulunduğu zamanlarda Florya Deniz Köşkü’nde ve Ankara’da iken ise Çankaya Köşkü’nde akşamları arkadaşları İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras, Salih Bozok ve Nuri Conker ile yaptığı müsabakaların yanı sıra[13] bazen de kendi başına bir müddet bilardo oynamayı alışkanlık hâline getirmiştir.[14] Yine bu dönemde uzun yürüyüşler yapmaktan hoşlanması, İstanbul’da bulunduğu yaz aylarında Florya’da yüzmesi ve kürek idmanları yapması onun sporcu kişiliğine birer örnek teşkil etmektedir. Bu yüzden milletinden ayrılmasına sebep olacak meşum hastalığın emarelerinin belirginleştiği son zamanlara kadar Atatürk’ün çevik, zinde, hızlı ve atik olduğu bilinmektedir.[15]

Atatürk, Spor ve Türk İnkılâbı

Atatürk, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen bütün inkılâplarda olduğu gibi spor konusunda da halka örnek ve öncü olmuştur. Çağdaş dünyada spor hayatının mühim bir yer işgal ettiğini bildiğinden bu konuya hassasiyetle eğilmiş, Türk milletinin de bu meseleye dünyanın gelişmiş devletleri gibi önem vermesi konusundaki gerekliliği çeşitli vesilelerle dile getirmiştir.

Spor alanında yapılan çalışmaları Türk inkılâp hareketinin önemli unsurlarından biri olarak gören Atatürk, bu inkılâbın millete mâl edilerek, milletin ilgi ve desteği ile yapılmasından ve yürütülmesinden yana olmuştur. Bu nedenle Türk kültürünü çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma hedefi doğrultusunda spor alanında da çağı yakalamak ve çağdaş insanlık ailesi içinde yer almak Türkiye Cumhuriyeti’nin esaslı hedeflerinden birini teşkil etmiştir. Bu bağlamda:“Muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyâde bütün milletçe sporun niteliği, kıymeti anlaşılmak ve ona kalpten sevgi göstermek, onu vatanî vazife saymak lâzımdır.”diyerek Türk milletinin medeniyet yolunda mesafe katedebilmesi için spora ilgi göstermesini ve bunu vatanî bir görev olarak algılamasını istemiştir. Bu amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak, halkın hayatın olağan akışı içinde yaptığı bedenî çalışmaları ve hareketleri profesyonel anlamda ilmî usûl ve esaslara göre şekillendirmek ve düzenlemek görevini de sporculara ve spor eğitimcilerine vermiştir. Atatürk’e göre, spor alanında elde edilecek başarılar sadece sporcuların, kulüplerin ya da bunları destekleyen devletin değil; esasen bütün milletin başarısının bir göstergesi olacaktır.[16] Bu düşünceye paralel olarak spor ve sporcular inkılâp hareketi içine dâhil edilmiş ve bu hareket milletin de desteği ve katılımıyla kendine özgü mecrası içinde hızlı bir gelişim göstermiştir.

Atatürk spor faaliyetlerini bir milletin gelişmişlik düzeyine, medenî kabiliyetine ve inşa ettiği medeniyetinin yüksekliğine işaret eden unsurlardan biri olarak görmüştür.[17] Bu anlamda Türk sporculuğunun layık olduğu yeri en kısa zamanda alacağına dair inancını çeşitli vesilelerle vurgulamıştır. Bunun için gerekli olan sportif faaliyetlerin sıhhî, sosyal ve medenî unsurlarla bir bütün oluşturduğunu belirtmiş, bunların hayata geçirilebilmesi için de gereken tedbirlerin alınması konusunda ilgili ve yetkililerin dikkatini çekmiştir.[18]

Atatürk, Spor ve Millî Eğitim

Dünyanın büyük devletlerine karşı ölüm kalım savaşı verilerek türlü yokluklar ve meşakkatler içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında birçok alanda olduğu gibi spor alanında da önemli eksiklikler göze çarpmakta idi. Atatürk inkılâp hareketi içinde bu sorunları da derinlemesine tahlil etmiş[19] ve konuyla ilgili olarak arkadaşlarıyla çeşitli vesilelerle fikir alışverişinde bulunmuştur.[20] Netice olarak söz konusu eksiklikleri kapatabilmek üzere hızlı ve etkili adımlar atmak ve dünyadaki gelişmeleri takip etmek amacıyla spor konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ni ve Hükûmet’i görevli kılmıştır. Böylece spor faaliyetleri halkın eğitimi konusunda devletin ilk olarak ele alması gereken vasıtalardan biri olarak görülmüştür. Bu çerçevedeAtatürk’ün spor ile millî eğitim arasındaki paralelliğe işaret eden: “Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır.” düşüncesi önemlidir.Türk gençliğinin sportif faaliyetler bakımından da “millî heyecan” içinde itina ile yetiştirilmesi Atatürk’ün temas ettiği önemli konulardan birini teşkil etmiştir.[21]

Osmanlı Devleti’nin eğitim kurumlarında spor eğitimi faaliyetleri Tanzimat’ın ilanı sonrasında 1863’te Mekteb-i Harbiye’de modern anlamda jimnastik dersleri vermek üzere “Riyâzet-i Bedeniye” adlı dersin müfredat programına dâhil edilmesiyle başlamıştır. Ancak bu faaliyetler söz konusu dönemde açılan Kuleli Askerî İdadisi, Mekteb-i Bahriye, Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) ile Robert Koleji gibi eğitim kurumlarıyla sınırlı kalmış, bu eksikliği gidermek üzere 1869’da rüştiyelere, 1887’de de idadilere jimnastik dersleri konulmuştur.[22] 1915 tarihli “Darü’l-Muallimîn ve Darü’l-Muallimât Nizâmnâmesi” çerçevesinde ise Darü’l-Muallimîn-i Âliyye’de “Terbiye-i Bedeniye” dersleri verildiği bilinmektedir.[23] Ancak bütün bu faaliyetler spor ve beden eğitimi konusunda dünyada büyük ilerlemelerin kaydedildiği söz konusu dönem itibariyle Türk topraklarında çağdaş anlamda bir altyapının oluşması için yetersiz kalmıştır. Bu noktadan hareketle Atatürk’ün spor eğitmenlerinin yetiştirilmesi ve beden eğitiminin modern bir görüşle ele alınması konusundaki yaklaşımları çerçevesinde Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde başlatılan çalışmalara kısaca değinmekte fayda vardır.

Beden ve spor eğitimi konusundaki sorunlar başta Atatürk olmak üzere devlet adamları tarafından göz önünde bulundurulmuş ve konu henüz Cumhuriyet ilan edilmeden ilgili ilim ve fikir adamları tarafından ele alınmıştır. Netice itibariyle beden eğitimi ve spor konularında dönemin önde gelen ülkelerinden biri olan İsveç’te “Kraliyet Askerî Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi”nde beden eğitimi dersleri alarak Türk topraklarında önemli sportif faaliyetlerde bulunan Selim Sırrı (Tarcan) Bey[24] 15 Temmuz 1923’te eğitim çalışmalarını ele almak üzere ilk kez toplanan Hey’et-i İlmiye’ye[25] “Terbiye-i Bedeniye Mektebi” kurulması yönünde bir layiha sunmuş ve bu görüş heyet tarafından kabul görmüştür. Hey’et-i İlmiye’de alınan bu kararın da etkisiyle, 5 Eylül 1923’te TBMM’de okunan Bakanlar Kurulu’nun programında eğitim siyaseti ile ilgili olarak: “ferdin bedenî ve fikrî kabiliyetleri gibi ahlâkî ve içtimaî kabiliyetleri de inkişâf ettirilecektir. Bu maksada vusûl için bir Terbiye-i Bedeniye Darü’l-Muallîmîni açılacak, izcilik teşkilatına ehemmiyet-i mahsûsa verilecek, programlar ile mekteplerin teşkilatı tedricen içtimaî esasâta tevfik olunacaktır.”[26] ibaresinin yer aldığı görülmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından konuya ilişkin olarak gerçekleştirilen ilk faaliyet İstanbul Kız Muallim Mektebi’nin yanında inşa edilen bir binada 21 Ekim 1926’dan itibaren “beden eğitimi kursları” açılması olmuştur. Selim Sırrı (Tarcan) Bey’in müdürlüğüne getirildiği[27] ve İnga Nerman ve Ragnar Johnson adlı iki İsveçli mütehassısın görevlendirildiği[28] bu kurslardan “Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü”nün açıldığı 1932 yılına kadar 211 beden eğitimi öğretmeni yetişmiştir. Bu mezunların büyük bir kısmı orta öğretim kurumlarında, bir kısmı da Gazi Beden Terbiyesi Şubesi’nde öğretmen olarak görev yapmaya başlamıştır.[29]

Türkiye’deki spor eğitim kurumlarının müfredatının belirlenmesi konusu ile bizzat ilgilenen Atatürk, yabancı ülkelerdeki okulların spor eğitimi programları hakkında malumat almış ve bu doğrultuda beden eğitimi ve spor konusunda kabiliyetli gençlerin eğitim için yurt dışına gönderilmesini sağlamıştır.[30] Bu süreç içinde ilk olarak Vildan Aşir (Savaşır) ile Nizamettin Rifat (Kırşan) Beyler “Terbiye-i Bedeniye” alanında tahsillerini ikmal etmek amacıyla İsveç’e gönderilmişlerdir. Yurt dışında eğitimlerini tamamlayan bu şahıslar, devlet desteğiyle İstanbul Kız Muallim Mektebi’nde açılan izcilik ve yüzücülük kurslarında görev almışlardır.[31]

1932-33 öğretim yılında ise Ankara’daki “Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü” bünyesinde ortaokullara beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek üzere üç yıllık bir eğitim programına sahip “Beden Terbiyesi Şubesi”nin açıldığı,[32] 22 erkek öğrenci ile eğitime başlayan bu şubenin spor kısmı şefliği için Berlin Üniversitesi spor öğretmenlerinden Kurt Dainas’ın görevlendirildiği görülmektedir.[33]

Söz konusu şubede, beden eğitimi konusundaki yüksek tahsilini İsveç’te tamamlayan Zehra Alagöz ile Alman Lisesi’nden Margaret Korge adlı öğretmenlerin gözetiminde 1937’den itibaren bayan öğrenciler de eğitim görmeye başlamış,[34] bu ilk grup bayan öğrenciler 1938 yılı itibariyle mezun olmuşlardır.[35] Milleti bir bütün olarak inkılâp hareketine dâhil eden Atatürk bu icraattan da anlaşılacağı üzere kadınları da sportif faaliyetlerin içinde görmek istemiş ve bu konudaki eğitim faaliyetlerini desteklemiştir. Bu dönemde kadınların spora teşvik edilmesi ve bu konuda halka rehberlik edilmesi yönünde basın da dâhil olmak üzere birçok unsur bir arada harekete geçirilmiştir.[36] Türk sosyal ve kültürel tarihi içinde kadınların binicilik, okçuluk, güreş ve hatta tepük (futbol) gibi sporlarla ilgilendikleri bilinmekle beraber[37] Osmanlı Devleti’nin çözülüş ve çöküş döneminde sosyal yapıdaki buhranlar nedeniyle sportif faaliyetlerden uzak kaldıkları görülmektedir.[38] Bu soruna da hassasiyetle eğilen Atatürk: “Kız çocuklarının da vatan ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerinin millî terbiyede esâs olması, buna göre kız çocuklarının da bedenî, fikrî ve hissî terbiyeye tâbi’ tutulmalarının” gerekliliğine işaret etmiştir.[39] Böylelikle Türk kadınları da aldıkları eğitim neticesinde kısa bir zaman içinde sportif faaliyetlerde yer almaya ve önemli başarılara imza atmaya başlamışlardır.[40]

1932’den itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra Anadolu’nun birçok ilinde “Hakemlik Kursları” açılmaya başlanması ve Türk Spor Kurumu’nun Türkiye’de antrenör yetiştirmek ve antrenörlüğü yurttaşlar için bir meslek hâline koymak üzere 1 Mart 1938 tarihi itibariyle Ankara’da “Futbol Antrenör Kursu” açma kararı alması da dönemin önemli spor eğitim faaliyetleri arasında yer almıştır.[41]  Bu dönemde spor eğitimi konusunda yurt dışındaki gelişmelerin de yakından takip edildiği anlaşılmaktadır.[42]

Türkiye’de spor ve beden eğitimi faaliyetlerine paralel olarak gelişme kaydeden izcilik (keşşâflık) faaliyetleri ise İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren görülmeye başlamakla[43] birlikte bu konudaki esaslı çalışmaların da Cumhuriyet döneminde gerçekleştirildiği görülmektedir. Millî Mücadele yıllarında özellikle İstanbul’da azınlıkların ve işgal güçlerinin birer izci topluluğuna sahip oldukları dikkat çekmektedir.[44] Bunların spor kisvesi altında ülke içindeki birlik ve beraberliği zedeleyebilecek menfi etkileri göz önünde bulundurulmuş,[45] nihayetinde 1928 yılı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nde okullarda izcilik, keşşâflık, boyscoutluk veya diğer herhangi bir isim ve unvan altında izcilik teşkilatı oluşturulması hakkı yalnızca Türk vatandaşlarına verilmiştir.[46] Bu süreç içinde 1 Mart 1923 tarihi itibariyle Atatürk’ün himayesi ile “İstanbul Vilâyeti Türk İzciler Ocağı”nınteşkil edildiği görülmektedir.[47] Atatürk “vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetiştireceğine inandığı” bu teşkilatın “başbuğluk” teklifini “iftihar hissiyle” kabul etmiştir.[48] Söz konusu dönemde düzenlenen “Hey’et-i İlmiye Toplantısı” kararları gereği izciliğin ilk kez yasal eğitim kurumları içinde ele alınması mümkün olmuş, sonraki dönemlerde İstanbul ve Anadolu’daki okullarda izcilik şubeleri oluşturulmuştur. 1935’te Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde “Beden Eğitimi ve İzcilik Müdürlüğü” teşkil edilerek izcilik faaliyetleri bir idarî birim tarafından yönetilmeye başlanmıştır.[49] İzciler bu gelişmeler ışığında çeşitli sosyal faaliyetler ile millî bayram ve resmî kutlama programlarında yer almışlar, başta Atatürk olmak üzere bütün devlet erkânı tarafından takdir edilmişlerdir.[50]  

Bütün bu gelişmelere ek olarak, 1932’de kurulan halkevlerinin bizzat Atatürk’ün tavsiye ve telkinleri ile şekillenen eğitim programları içinde sporun da yer aldığını belirtmekte fayda vardır.[51] Halkevi teşkilatının spor ile ilgili bölümünde: “Spor ve bütün beden hareketleri gençlik terbiyesinin ve millî terbiyenin vazgeçilmeyecek olan aslî ve mühim bir rüknüdür. Bu sebeple Türk gençliğinde ve Türk halkında spora ve beden hareketlerine sevgi ve alâka uyandırılmalı, bunlar bir kitle hareketi, millî bir faaliyet hâline getirilmelidir.” denilmekteydi. Bu amacın gerçekleşmesi için de söz konusu faaliyetlerin ilmî usûller ile belli bir sistem ve plan çerçevesinde hayata geçirilmesi, geliştirilmesi, gençlerin spor kulüplerine girmelerinin teşvik edilmesi ve çağdaş metotlarla yetiştirilmiş birer sporcu olmalarının temini esas hedef olarak belirlenmiştir.[52] Halkevleri spor programlarında güreş, binicilik, okçuluk gibi Türk ata sporlarının yanı sıra ritmik jimnastik, gülle, trapez gibi spor dallarına ve artistik danslar, toplu gezintiler gibi sosyal etkinliklere de yer verilmiştir.[53] Nitekim İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından halkevi başkanlıklarına gönderilen 1 Ağustos 1938 tarihli bir yazıda halkevlerinin muhtelif vazifeleri içinde “beden terbiyesinin ve sporun yurt sathında yayılması ödevinin de bulunduğu” belirtilmiştir. Ayrıca söz konusu dönem itibariyle yürürlüğe giren “Beden Terbiyesi Kanunu”nun halkevleri spor şubelerine jimnastik, eskrim, güreş, yürüyüş, salon oyunları, millî rakslar gibi faaliyetlerle meşgul olmaları ödevlerini yüklediği de bu yazıda vurgulanan unsurlar arasındadır. Bu suretle söz konusu sporların tatbiki amacıyla gerekli yer ve teçhizatın tedariki ve bu faaliyetlerin merkezden belli bir plan dâhilinde idare ve kontrol edilebilmesi için halkevlerinin hâlihazırdaki spor altyapı durumlarının tespit edilmesi yoluna gidildiği anlaşılmaktadır.[54] Bu yıllarda Denizcilik Federasyonu tarafından bastırılan “Kürekçiliğin Talîm ve Terbiyesine Methâl”, “Atletizm”[55] ve Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı tarafından bastırılan “Basketbol Kılavuzu”,[56] “Basketbol Nizâmnâmesi”[57] ile “Bisiklet Yarışları ve Tüzüğü”, “Beyne’l-Milel Yarışlar ve Rökorlar”[58] gibi eğitim amaçlı yayınların başta gençler olmak üzere bütün yurttaşların istifadesine sunulmak üzere halkevlerine dağıtımının yapıldığı görülmektedir.

Atatürk, Spor ve Millî Kültür

Atatürk’ün sporu kültürel hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görmesi hususu çalışmamızda değinmemiz gereken noktalardan birini teşkil etmektedir. Bu konuda Atatürk: “Beden hareketlerinde esâs, nesilden nesile intikal eden âdetlerdir. Yirminci asırda bütün dünya milletleri için spor esâslarının tekniği buradan doğmuştur.” diyerek sporun kültürel bir unsur olarak ortaya çıktığına ve geliştiğine işaret etmiştir. Türk çocuklarının da her milletin çocukları gibi doğdukları andan itibaren bu kültürel unsurla yoğrulduğunu ve bu nedenle spor ile Türk kültür hayatı arasında sıkı bir bağ olduğunu vurgulamıştır.

Bu bağlamda Atatürk yiğitlik, mertlik, alçakgönüllülük duygularını içinde barındıran güreş; çeviklik ve atikliğin sergilendiği binicilik ve cirit ile beceriyi, kabiliyeti ve hâkimiyeti temsil eden okçuluk gibi Türk ata sporlarına özel bir önem vermiştir. Bunların yaşanarak, yaşatılarak devam ettirilmesine ve Türk sporcularının bu sporlardaki kabiliyetlerini ulusal ve uluslararası alanda sergilemelerine ayrı bir özen göstermiştir.[59] Nitekim bunlar, yukarıda da değindiğimiz üzere eğitim programları Atatürk tarafından şekillendirilen “halkevleri”nde en çok önem verilen spor dalları arasında yer almıştır.[60]

 Millî kültür bağlamında değerlendirildiğinde Türk ata sporları ile Atatürk’ün ilgisine kısaca değinecek olursak bu konuda ilk sırayı güreşe vermek durumundayız.[61] Atatürk, kuvvet ve zekâ oyunu olarak tanımladığı güreşi[62] en sevdiği spor olarak belirtmiştir. Türk milletinin doğuştan gelen bir içgüdüyle spora yatkınlığına atıfta bulunan Atatürk, henüz yürümeye başlayan çocukları bile harman yerlerinde güreşirken görmenin mümkün olduğunu beyan ederek güreş ile millî kültür arasındaki bağa işaret etmiştir. Bu sporla uğraşanları güven ve mutluluk aşılayan birer abide olarak görmüştür.[63] Müsabakalar sırasında güreşçilerin hatalarını ve taktiklerini sezecek kadar güreşten iyi anlayan Atatürk 1933’teki Türkiye-İtalya millî güreş karşılaşmaları sırasında Türk güreşçileri arasında yer alan Arabacı İsmail’i, İtalyanların ünlü güreşçisi Fidere Lombardi’yi yenen Saim Arıkan’ı ve ağır sıklet şampiyonu olan Çoban Mehmet’i müsabakaların yapıldığı Maksim Salonu’na giderek bizzat desteklemiş ve onlar için tezahüratta bulunmuştur.[64] Bu uluslararası müsabakalarda takım hâlinde başarı elde eden güreşçileri Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne davet ederek teker teker kutlamıştır.[65] 1938 yılının ilk aylarında rahatsızlık emarelerinin artmasına rağmen Ankara Halkevi’nde düzenlenen güreş müsabakalarını izlemesi[66]Atatürk’ün bu spor dalına özel bir ilgi duyduğuna önemli bir kanıt teşkil etmektedir.Buna ek olarak Çankaya’ya davet edilen misafirler, Atatürk’ün muhafaza erlerini sık sık çağırtarak boylarına ve ağırlıklarına göre güreştirdiğine ve kendisinin de bu müsabakalara bizzat hakemlik yaptığına şahit olmuşlardır. Bu müsabakalarda galip, mağlup aranmamış ve erler spor ile ilgilerinden ötürü çeşitli şekillerde taltif edilmişlerdir.[67] Bunun yanı sıra sofrasında bulunan devlet erkânı ve diğer zevat da Atatürk’ün teşvikiyle bu müsabakalara iştirak etmekteydiler.[68] Atatürk’ün de bizzat bu güreşlere iştirak ettiği, özellikle yakın arkadaşları ile güreşe tutuştuğu da görülmekte idi.[69] Ayrıca Cevat Abbas Gürer’in belirttiği üzere Atatürk 1936 yılı ilkbaharında Ankara’da orman çiftliği gezisi sırasında kendisini tanımayan bir işçiyle giriştiği kısa bir sohbetin ardından güreşe tutuşacak kadar güreşe meraklı ve halk ile sporu kaynaştıran bir liderdi.[70] Atatürk 1930’da Aspendos Antik Tiyatrosu’nu gezerken bu gibi tarihî mekânlarda geçmişte sportif faaliyetlerin de gerçekleştirildiğine atıfta bulunarak, yetkililere bu tiyatroda temsiller ve uluslararası güreş müsabakaları düzenlemelerini tavsiye etmiştir. Böylelikle söz konusu tarihî mekânların sporun da işin içine katılması suretiyle yaşayan mekânlar hâline getirilmesi konusundaki düşüncelerini dile getirmiştir.[71] 

Atatürk diğer bir Türk ata sporu olan binicilik konusunda da duyarlı olmuştur. Binicilik konusunda çeşitli vesilelerle Türk erkek ve kadınlarının maharetlerine değinmiş, bunların savaş meydanlarındaki mukavemet ve kararlılıklarını ruhlarındaki ve bünyelerindeki sağlamlığa bağlamıştır.[72] Kendisi de usta bir binici olan Atatürk[73] hayatı boyunca bu alışkanlığından vazgeçmemiş, fırsat buldukça at gezintileri yapmıştır. At yarışlarını zevkle takip etmiş[74] ve binicilik sporuna ilgiyi artırmak üzere bu yarışlara özel önem vermiştir. Henüz Millî Mücadele devam ederken halkın moral gücünü yükseltmek amacına da hizmet etmek üzere 1921 yılı Aralık ayında Ankara’da “İmâlât-ı Harbiye” sahasında düzenlenen “Sonbahar At Koşusu”nu maiyetindeki Refet (Bele) ve Fevzi (Çakmak) Paşalar ile bir kısım mebusun eşliğinde izlemesi,[75] müsabakaların sona ermesiyle yarışmacılara hediyeler dağıtması Atatürk’ün konuya ilişkin hassasiyetini göstermesi açısından önemlidir. Bu münasebetle binicilik sporuna ilgiyi artırmak üzere, 1926’da çıkan “Islâh-ı Hayvanât Kanunu”nda: “her sene veya iki senede bir vilayât merkezlerinde veya münâsib mevakiînde at yarışları ve hayvanât sergileri tertîb ve küşad edilir.”[76] maddesi yer almış, buna istinaden Türkiye’de at yetiştiriciliğini ve yarışçılığı desteklemek için Cumhurbaşkanı Atatürk’ün himayesinde ve Başbakan İsmet İnönü’nün başkanlığında “Yüksek Yarış ve Islâh Encümeni” oluşturulmuştur. Atatürk’ün teşvikiyle faaliyetlerini sürdüren bu encümenin çalışmalarıyla “Karacabey Binicilik Mektebi” açılmış; haraların ve aygır depolarının oluşturulduğu bu mektepte mütehassıs, seyis, binici, hayvan mürebbisi, teşkilat memuru, ahırcıbaşı ve jokeyler yetiştirilmiştir.[77] Ayrıca, sportif bir faaliyet olarak belli bir plan ve program dâhilinde ele alınan at yarışı organizasyonları bütün Anadolu sathında yayılmaya başlamış ve bu yarışlarda başarılı olanlar mükâfatlandırılmıştır.[78] İlki, Yüksek Yarış ve Islâh Encümeni tarafından Ankara’da 10 Haziran 1927’de tertip edilen ve Atatürk’ün büyük bir heyecan ile izlediği “Gazi Koşusu” ise Türkiye’de atlı spor için önemli bir dönüm noktası olmuştur.[79] Bu koşu, binicilik sporu ve sporcuları için önemli bir etkinlik ve teşvik unsuru olarak günümüze kadar gelmiştir. Atatürk’ün Ankara Hipodromu’nda ve İstanbul’da Veliefendi çayırında at yarışlarını sıklıkla takip ettiği bilinmektedir.[80] Bu dönemde atlı sporu canlandırmak, at sevgisini ve binicilik merakını artırmak amacıyla devlet adamlarının desteğiyle başta Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere Anadolu’nun birçok bölgesinde atlı spor kulüplerinin teşkil edildiği görülmektedir.[81]

Türk kültür tarihi ile ilgisi nedeniyle[82] Atatürk’ün özel ilgi duyduğu spor dallarından biri de okçuluk olmuştur. Ateşli silahların icadı ile önemi yitiren ve Osmanlı Devleti’nin çözülüş döneminde spor faaliyeti olarak da çok rağbet görmeyen okçuluk Atatürk’ün konuya el atmasıyla çağdaş anlamda hızlı bir gelişim göstermiştir. Atatürk millî spor olarak addettiğiokçuluğun “canlandırılması, inkişâfı ve eski şöhretine yeniden sahip olabilmesi” amacıyla çalışmalara başlanması yönünde ilgililere talimat vermiştir. 1923’te Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı bünyesinde “Okçuluk Federasyonu’nun kurulması konu ile ilgili önemli bir merhale teşkil etmiştir. Ayrıca dönemin ünlü kemankeşleri İbrahim ve Bekir Özok Kardeşler, Vakkas Okatan ve bu spora gönül vermiş Profesör Necmettin Okyay, Hâfız Kemal Gürses, Tarihçi Halim Baki Kunter gibi isimlerin çalışmalarıyla 1937’de Beyoğlu Halkevi bünyesinde “Ok Spor Kurumu” kurulmuştur.[83] Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın söz konusu spor dalına gösterdiği ihtimamı devam ettiren ve Ok Spor Kurumu’nun kuruluşu ve gelişmesi için çaba gösteren Türk Spor Kurumu’nun da bu süreç içinde bünyesindeki spor mıntıkalarına okçuluk sporuna ilgi gösterilmesi konusunda bir tamim gönderdiği bilinmektedir.[84] Bu konuda dikkate değer diğer bir çalışma da Türk okçuluk tarihine ait birçok önemli eseri ve hatırayı içinde barındıran “Ok Spor Kurumu Müzesi”nin söz konusu dönem itibariyle teşkili olmuştur.[85] İlk bayan Türk okçuları arasında yer alan Betül Diker (Or) Hanım ise 1937’deki Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerinde Atatürk’ün dikkatine mazhar olmuş ve Atatürk bu sporcunun eğitimi ile ilgilenilmesi için söz konusu kurumun başkanı Halim Baki Kunter’e talimat vermiştir. Nitekim bahsi geçen sporcu Türkiye’de okçuluk sporunun bayanlar arasında da yayılmasına öncülük eden isimler arasında yer almıştır.[86]

Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından 17 Nisan 1936’da Başbakanlık makamına gönderilen bir yazıda: “memleket gençliğinin bilhassa millî sporlara karşı alâka ve heveslerini uyandırmak suretiyle millî benliği kuvvetlendirmek amacını güden Kültür Bakanlığı’nın, İstanbul Hazine-i Evrâkı’nda bulunduğu öğrenilen millî sporlara ait kıymetli vesâike büyük önem adfettiği”nin belirtilmesi ve bunların birer suretlerinin Vekâlet’e alınması için girişimde bulunulması[87] da Atatürk döneminde spor faaliyetleri ile millî kültür arasında kurulan yakın ilişkiye temas etmesi bakımından önemlidir. Bu minvalde Celâl Bayar Hükûmeti’nin 1 Kasım 1937 tarihli programında sporun millî kültürün bir parçası olarak görüldüğü yönünde ifadeler yer almıştır.[88] 26 Nisan 1938 tarihinde ise Türk Spor Kurumu tarafından Spor Bölge Başkanlıkları’na Türk sporunun tarihini yazmak ve millî bir spor müzesi kurmak üzere yapılması planlanan çalışmalar ile ilgili bir genelge gönderilmiş, bu çalışma İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından 5 Ekim 1938 tarihli bir yazı ile halkevi başkanlıklarına da duyurulmuş ve “bu kıymetli teşebbüsün yürümesi için gereken ilginin gösterilmesi ve muhitlerinin bilgilendirilmesi” istenmiştir.[89] Söz konusu dönem itibariyle hayata geçirilmesi planlanan bu teşebbüsün de Atatürk’ün öncülüğünde Türk sporunun millî kültür ile çağdaşlaşma yolundaki hedeflerine temas etmesi bakımından önemli bir gösterge olduğunu burada beyan etmemiz gerekmektedir. 

Atatürk, Spor ve Dünya Barışı

Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin en somut ve samimi adımlarından biri de spor alanında atılmıştır. Bu anlamda Atatürk sporun uluslararası alanda en etkili propaganda vasıtalarından biri olduğunu müşahede etmiş,[90] spor konusunda yapılan çalışmalarda bu konuyu da dikkate almıştır. Böylece Türk spor kulüpleri ve sporcuları devletin bütün imkânları ve potansiyelleri seferber edilerek geniş çaplı bir teşkilatlanma ile ulusal ve uluslararası düzeyde spor faaliyetlerine katılım sağlamaya başlamıştır. Bu alanda hem ülke içinde bir uyum ve ahenk sağlanmış, hem de dünyanın diğer milletleriyle birlik, bütünlük, dayanışma ve yardımlaşma faaliyetlerinin içine girilmiştir. Milletlerin medenî kabiliyetlerini daha çok spor ve sanat alanlarında ortaya koymaya ve bunu uluslararası alanda sergilemeye başladıkları söz konusu dönemde bu gelişmeleri çok yakından takip eden Atatürk yapılacak çalışmalarla Türk sporunun da uluslararası sahada kısa zamanda önemli başarılara imza atacağına ve kendine yer bulacağına dair kanaatini ve inancını çeşitli vesilelerle dile getirmiştir.[91]

Bu anlamda söz konusu dönemde Türk sporunda önemli bir teşkilatlanma faaliyeti sportif faaliyetler aracılığıyla dünya barışına katkıda bulunmayı ilke edinen olimpiyat oyunlarına katılım sağlamak amacıyla “Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi”nin teşkili münasebetiyle olmuştur. Böylece, 1908’de kurulmuş olan “Osmanlı Olimpiyat Cemiyeti”, 1922 Haziranı’nda “Cihân Müsabakalarına Hazırlanma Cemiyeti” adıyla yeniden teşkilatlanmış,[92] nihayetinde “Beyne’l-Milel Olimpiyat Cemiyeti”nin Türkiye Temsilcisi Selim Sırrı (Tarcan) ile Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Başkanı Ali Sami (Yen) ve İkinci Başkan Burhan (Felek) Beyler’in çalışmalarıyla 1922’de “Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi” kurulmuştur.[93] 1924’te Paris’te düzenlenen olimpiyat oyunlarına Beyne’l-Milel Olimpiyat Cemiyeti’nin daveti,[94] Ali Sami (Yen) ile Selim Sırrı (Tarcan) Beyler’in talebi ve Türk Hükûmeti’nin desteği ile genç Türkiye Cumhuriyeti resmen katılım sağlamıştır.[95] Paris’te 1924’te düzenlenen olimpiyat oyunları Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk sporcularının katıldıkları ilk resmî olimpiyat olmuştur. Çok kısa bir süre önce Avrupa’nın güçlü devletlerine karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş olan Türkiye, bu kez de sportif kabiliyetlerini sergilemek üzere spor dünyasının bu en önemli organizasyonuna hakem, sporcu, antrenör ve yöneticileriyle katılım sağlamıştır. Atletizm, bisiklet, eskrim, futbol, güreş ve halter dallarında müsabakalarda yer alan[96] Türk sporcuları böylece dünyanın seçkin sporcularıyla müsabakaya tutuşma, dünya sporunu yakından tanıma ve dünya barışına katkı sağlama fırsatı bulmuşlardır.

Türkiye’nin uluslararası spor müsabakaları alanında ilk kez ev sahipliği yaptığı 1935 yılındaki 6. Balkan Oyunları ise dönemin önemli spor organizasyonlarından biri olarak dikkat çekmiştir. Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı İkinci Başkanı Burhan Felek’in yoğun mesaisi ile gerçekleştirilen bu organizasyon[97] ülkenin spor konusundaki potansiyellerinin ortaya konulmasına vesile olmuştur. Bunun yanı sıra Türkiye’nin gerek komşuları gerekse diğer ülkeler ile olan münasebetlerinde sporun bir barış vasıtası olarak kullanılması söz konusu dönem itibariyle Atatürk’ün liderliğindeki Cumhuriyet idaresinin dünyadaki saygınlığını artıran önemli olaylar arasında yer almıştır.

John L. Polandman ve Russel Boardman adlarındaki iki Amerikalı sivil havacının 1931 Temmuzu itibariyle New York’tan hareketle tek uçuşla İstanbul Yeşilköy Havaalanı’na inmeleri ve söz konusu pilotların bu rekor için “kısa sürede büyük işler başaran Türkiye’yi seçtiklerini” beyan etmeleri de yeni Türk Devleti’nin ilgili dönem itibariyle dünya milletleri nazarındaki barışçıl politikasına ve itibarına işaret eden önemli bir gösterge olmuştur. Atatürk bu sporcuları Yalova’da samimi bir şekilde ağırlamış ve onlara: “Fi’l-hakika muvaffakiyetiniz hem fennin hem tekniğin ve hem de bilhâssa maharet ve cesaret itibariyle insan kudretinin emsâlsiz bir zaferidir. Kıt’alar birleştirirken milletleri yaklaştırıyorsunuz. Sizin gibi kahramanlar; milletleri birbirlerinin saadetleri ve kederleriyle alâkadâr olan bir aile efrâdı hâline getirirler…”[98] diyerek dünya kamuoyunun dikkatini sportif faaliyetlerin barış konusunda oynadığı role çekmiştir.

Atatürk döneminde spor etkinliklerinin, sportif faaliyetleriyle tanınan İngiliz Kralı VIII. Edward’ın 1936’da Türkiye’yi ziyareti münasebetiyle gerçekleştirilen deniz yarışlarında olduğu gibi yabancı devlet adamlarının onuruna, uluslararası alanda barışı ve dayanışmayı vurgulamak üzere düzenlendiği de olmuştur.[99]

Atatürk, Spor ve Türk Gençliği

Atatürk spor faaliyetleriyle,“Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek”[100] sorumluluğunu verdiği Türk gençliğiarasında da önemli bir bağ kurmuştur. Bu münasebetle, büyük meşakkatler sonucunda tesis edilen Cumhuriyet’in fikrî ve ilmî olduğu kadar bedenen de güçlü muhafızlar istediğini vurgulama gereği hissetmiş, beden eğitimi ve spor faaliyetlerini Türk gençlerinin sağlıklı bir şekilde yetişebilmeleri, kendilerini ifade edebilmeleri için etkili bir vasıta olarak görmüştür.Konuya bizzat ilgi gösteren ve özel bir önem veren Atatürk’ün gözünde Türk gençliği milletin dinamik kesimini, geleceğini, taze gücünü ve hayat kaynağını oluşturmaktadır.[101] Bu nedenledir ki Atatürk ülkenin ümit ve istikbalini genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlamıştır.[102] O’nun deyimiyle “şuurlu ve gürbüz bir gençlik, Türk’ün hududu olmayan yükselme ve ilerlemesi”[103] için bir teminat teşkil etmiştir.Bu şekilde Türk gençliğinin spor alanında da gösterdiği kabiliyeti ve başarılı faaliyetleri takdirle takip etmiş ve desteklemiştir.[104]

Bu doğrultuda, Atatürk’ün Türk vatanını ve istiklalini kurtarmak üzere Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin hatırasını yaşatmak amacıyla Samsun halkı tarafından 1926’dan itibaren yerel etkinliklerle kutlanan “Gazi Günü” kutlamalarının bütün yurda teşmil edilmesi[105] ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri kutlanmakta olan jimnastik şenliklerinin de kutlama programlarına dâhil edilmesiyle 20 Haziran 1938’de çıkarılan yasayla 19 Mayıs günü TBMM tarafından “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilmiştir.[106] Atatürk, 1938’deki gençlik ve spor kutlamalarına[107] halkın yoğun sevgi ve sevinç gösterileri ile gençlerin yolunda yürüyeceklerine dair antları eşliğinde iştirak etmiştir.[108] Atatürk’ün Millî Mücadele’yi örgütlemek üzere Samsun’a çıktığı andan itibaren çeşitli yolculukları sırasında maiyetindekilere söylettiği “dağ başını duman almış” marşı da Türk gençlerine ümit ve şevk aşılamak üzere “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” kutlama programlarında yer almaya başlamıştır.[109]

Atatürk, Spor ve Sağlık

Türkiye’de sportif faaliyetleri geliştirmek ve bütün memleket evlâdını sportmen yapma hedefi doğrultusunda yapılan çalışmaların önemine ve kutsiyetine çeşitli vesilelerle değinen Atatürk, geçmişteki siyasî ve iktisadî buhranların ve savaşların neticesinde ortaya çıkan olumsuz gelişmelerin etkisiyle milletin zayıf, cılız ve hatta hasta düştüğüne dikkat çekmiş, bu olumsuzlukları bertaraf etmek ve yeni nesilleri sağlıklı bir şekilde yetiştirmek için spor faaliyetlerine önem verilmesinin gereğine işaret etmiştir.

Bu konuda: “Fikrî inkişâfa olduğu gibi, bedenî inkişâfa da ehemmiyet vermek ve bilhâssa seciye-i milliyeyi, derin tarihimizin ilhâm ettiği yüksek derecelere çıkarmak lâzımdır.”[110]diyerek yüksek medenî anlayışı ve kudretiyle tarihte iz bırakan Türk milletinin mirasçısı olan çocukların da bu tarihî sorumluluğa uygun olarak sağlıklı, gürbüz ve çevik olmalarını arzu etmiştir. Bu nedenle spor ile iştigal eden kişi ve cemiyetleri yeni neslin sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesi konusunda sorumlu kılmış ve onlara: “Efendiler; gürbüz, yavuz evlâtlar isterim. Bunu görmezsem hakkınızdaki itimâdımı yitirirsiniz” telkininde bulunarak konu hakkındaki hassasiyetini dile getirmiştir.[111] Atatürk, bu esaslar üzerinde yetiştirilen sağlam ve gürbüz nesli Türkiye’nin birleştirici, bütünleştirici ve gelişimini tetikleyici bir unsuru olarak görmüştür.[112]Nitekim bu dönemde gürbüz bir Türk gençliği yetiştirmek üzere Millî Eğitim Bakanlığı’nın yanı sıra Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimâiye Vekâleti’nin ve Türkiye Himâye-i Etfâl Cemiyeti’nin de önemli görevler üstlendikleri ve başarılı çalışmalarda bulundukları anlaşılmaktadır.

Sporun bir gösteriş aracı olarak, sadece herhangi bir yarışmada başarılı olmak gayesine hizmet etme düşüncesine karşı Atatürk, idarecileri ve görevlileri her an ciddi ve dikkatli olmaya davet etmiştir. Bu konudaki esas hedefin her vatandaşın beden eğitiminin temini olduğunu vurgulamıştır. Türk kültür hayatında yön çizici “sağlam dimağ, sağlam vücutta bulunur” atasözünü de bu vesileyle dile getirmiştir.[113] Söz konusu süreç içinde İstanbul’da düzenlenen güreş müsabakaları sonrası Florya’da verdiği yemek davetinde Türk ve Alman güreşçiler ile bir aradayken bir vesileyle spor ile iştigal edenlere içki içmemeleri yönünde tavsiyede bulunması da[114] Atatürk’ün sporun sağlık ile ilişkisine değinen düşüncelerini özetlemiştir.

Atatürk ve Sporcular

Spor faaliyetlerinde başarılı olmanın yolunun sporcuları takdir, taltif ve teşvik etmekten geçtiğine inanan Atatürk, onlara bir devlet adamı sıfatıyla gereken önemi ve değeri vermiştir. Söz konusu dönem itibariyle uluslararası müsabakalarda başarı kazanmış birçok sporcu bizzat Atatürk tarafından övülmüş ve ödüllendirilmiştir.[115]

Atatürk, 1924’te Paris Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eden Ömer Besim Koşalay’ın 1928’de Amsterdam’da yapılacak olan olimpiyatlara da katılması konusunda Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Saffet Arıkan’a özellikle talimat vermiş[116] ve bu sporcunun başarılarının devamı için teşvik edilmesini sağlamıştır.  Söz konusu dönem itibariyle dünyaya nâm salmış Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın elde ettiği uluslararası başarıların sırrını:“Ben her güreşte arkamda Türk milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm”sözleriyle açıkladığını öğrenen Atatürk bundan ayrıca memnuniyet duymuş ve bu söylemi Türk sporcularına bir meslek ilkesi olarak tavsiye etmiştir.[117] İlerleyen yaşlarında güreş hakemliği yapmakla birlikte maddî sıkıntı içinde bulunan Kurtdereli’ye Atatürk kendi maaşından 1.000 lira hediye etmiş[118] bu asil güreşçinin Türk sporuna katkılarını unutmamıştır. Hafif sıklet güreşçisi Yaşar (Erkan) Bey’in Berlin Olimpiyatları’nda dünya birinciliğini kazanması ve bu suretle Türk bayrağının olimpiyat tarihinde ilk kez birincilikle şeref gönderine çekilmesi Atatürk’ün memnuniyetine sebep olmuş, haberi aldığı gece büyük bir coşku ve sevinç yaşamıştır. Berlin’e gönderdiği telgrafta: “…Memleket için çok büyük bir iş yaptın. Artık adın Türk spor tarihine geçti. Çok yaşa Yaşar” diyerek onu iki gümüş vazoyla taltif etmiştir.[119] Türkiye’nin ilk kez temsil edildiği 1932’deki Fransa Nis Enternasyonal Konkurhipikleri’nde dünyanın seçkin binicileri ile yarışan Süvari Teğmen Saim (Polatkan) Bey’in[120] “Monte Carlo Mükâfâtı”nda ikinci, “Belçika Mükâfâtı”nda ise üçüncü olması münasebetiyle Atatürk bu genç Türk binicisine kendi tavlasında özel olarak yetiştirilen “Çankaya” isimli atı iki yıllık iaşe bedeliyle hediye etmiştir.[121] Yüzbaşı Cevat Kula’nın dereceye girerek Olimpiyat Şeref Kütüğü’ne adını yazdırdığı 1936 Berlin Olimpiyatları ve iki yıl sonra da Türk binicilerinin “Mussolini Kupası”nı kazandıkları Roma Enternasyonal Konkurhipikleri de Atatürk tarafından yakın ilgiyle takip edilmiştir.[122] Nitekim bu binicilerin elde ettikleri başarılardan ötürü Avrupa basınında “Atatürk’ün Süvarileri”[123]olarak anılması ve: “Türklerin her at binişlerinde sanki Atatürk’ün yanlarından ayrılmayarak kendilerine enerji vermekte olduğu hissinin hâsıl olduğunun ve bunun da Türk sporcuları muvaffakiyete taşıdığının” belirtilmesi[124] Atatürk’ün varlığının ve desteğinin sporcular için ne kadar büyük bir güven kaynağı teşkil ettiğinin önemli bir kanıtını teşkil etmiştir. Ayrıca, bisiklet sporunda Türkiye şampiyonu olarak 1936’daki Berlin Olimpiyatları’na iştirak eden ve burada ilk sekize girme başarısı göstererek adını Olimpiyat Şeref Kütüğü’ne yazdıran genç bisikletçi Talat (Tunçalp) Bey’e de “evlâdım” şeklinde hitap etmek suretiyle sporculukla ilgili birtakım nasihatlerde bulunması[125] Atatürk’ün sporun hangi dalında olursa olsun azim ve başarı gösteren bütün sporculara eşit mesafede ve ilgili olduğunun önemli bir göstergesini oluşturmaktadır.

Atatürk, sporu yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü olarak kabul etmemiş, spordaki ulvi amaçlar için bunu yeterli bulmamış, bu unsuru tamamlamak üzere idrak, zekâ ve ahlâk unsurlarının da sportif faaliyetlerin içinde yer alması konusundaki gerekliliği vurgulamıştır. Bu noktadan hareketle: “Ben sporcunun, zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim” diyerek sporcuların teknik bilgi ve donanımlarının yanı sıra tutum ve davranışlarıyla da topluma örnek olma görevlerinin altını çizmiştir.[126]

Atatürk ve Deniz, Hava, Kara Sporları

Cumhuriyet’in ilk yılları birçok spor dalında önemli teşkilatlanma hamlelerinin yapıldığı bir dönem olmuştur. Atatürk’ün sporun her çeşidine gösterdiği yakın ilgi ve Türkiye coğrafyasının tanıdığı doğal imkânlar çeşitli spor dallarının ülke sathında faaliyet alanı bulmasına neden olmuştur.

Örneğin; kürek çekme, yüzme, yelken kullanma gibi denizcilik faaliyetlerinin geliştirilmesi için Bahriye Vekâleti tarafından düzenlenen “Bahriye Spor Teşkilatına Ait Talimâtnâme” 4 Kasım 1925 tarihi itibariyle Atatürk’ün başkanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmiştir.[127] TBMM’nin 1 Kasım 1937 günü açılış konuşmasında, üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye’nin deniz endüstrisi ile ticaretinin yanı sıra deniz sporlarında da en ileri milletler seviyesine yükselebilecek kabiliyete sahip olduğuna atıfta bulunan Atatürk, “millî ülkü” olarak düşünülmesi gereken bu faaliyetlerde başarı gösterilmesindeki öneme işaret etmiştir.[128] Atatürk 1937’deki seyahat ve incelemeleri sırasında güzelliğine hayran kaldığı İstanbul’daki Fenerbahçe’nin Kalamış kıyılarını gençlerin deniz sporlarıyla uğraşabileceği bir merkez hâline getirmek istemiş ve yetkililere gereğinin yapılması için talimat vermiştir.[129] Denizci bir halk ile meskûn; Trabzon, Rize, Artvin, Gümüşhane, Erzurum, Erzincan, Kars ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Bölge Müfettişliği mıntıkasındaki Umûmî Müfettiş Tahsin Uzer ise bu dönem itibariyle su sporlarını canlandırmak ve bölgedeki kulüplerin teşkilini ikmal etmek üzere önemli çalışmalarda bulunmuştur.[130] Söz konusu müfettişlik mıntıkası için Başbakanlık’ın da desteğiyle Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Başkanlığı’ndan 2 Mart 1936 tarihi itibariyle sekiz adet “skiff”* talebinde bulunulması bu dönemde kürek sporuna ivme kazandırmak üzere sarf edilen çabalara bir örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir.[131] Devletin ilgili idarî kademeleri ile İdman Cemiyetleri İttifakı arasındaki işbirliğini gösteren bu faaliyetler Türkiye’de su sporlarının canlandırılması konusunda etkin bir rol oynamıştır. Atatürk’ün su sporlarına ilgisi hiç şüphe yok ki bu spor dalındaki teşkilatlanma hareketini hızlandırmış ve su sporcuları gördükleri destek neticesinde uluslararası müsabakalarda birçok başarıya imza atmışlardır.[132]

Atatürk, bütün dünyada aldığı öneme binaen havacılık sporuna da önem verilmesi konusunda Türk Hükûmeti’nin üzerine düşen görevi yapması hususunu göz ardı etmemiştir.[133] Askerî faaliyetleri tamamlayıcı bir unsur olarak da gördüğü havacılık sporu için: “Türk çocuğu, her işte olduğu gibi havacılıkta da en yüksek düzeyde, gökte seni bekleyen yerini az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk ulusu mutlu olacaktır.” demiştir.[134]Atatürk’ün istek ve desteğiyleTürk gençliğine havacılık sporunu sevdirmek, bu sporun gelişmesine öncülük etmek, bütün Anadolu’da yayılmasını sağlamak ve millî savunmaya destek olmak amacıyla 16 Şubat 1925’te Ankara’da “Türk Tayyare Cemiyeti” kurulmuştur.[135] Bu kurum 1929’da sportif havacılıkta dünyanın en üst düzeydeki organı olan “Uluslararası Havacılık Federasyonu”na (FAI) üye olmuştur. Ardından “Türk Hava Kurumu” adıyla faaliyetlerine devam eden teşekkül tarafından 1935’te Ankara Ergazi’de bir “Planör Eğitim Alanı” düzenlemiş, bu dönemde Atatürk’ün Sovyetler Birliği’nden alınan planörleri Etimesgut’ta bizzat incelemesi konuya olan yakın ilgisine işaret etmiştir. 1936’da ise Eskişehir’de “İnönü Planör Okulu” açılarak eğitim faaliyetlerine başlamıştır.[136] Ülkedeki sportif havacılık faaliyetleri Vecihi (Hürkuş) Bey tarafından 1932’de İstanbul’da açılan “Sivil Tayyare Okulu” tarafından desteklenmiştir.[137] Benzer amaçlar doğrultusunda adı bizzat Atatürk tarafından konulan sivil havacılık okulu “Türkkuşu” ise 3 Mayıs 1935 itibariyle faaliyete geçmiştir.[138] Atatürk, Türkkuşu’nun faaliyetlerini yakından takip etmiştir. Örneğin 1938’deki ziyareti sırasında vazife uçuşu yapan öğretmen adayları hakkında izahat almış, meydan tesisatını ve malzemelerini bizzat incelemiştir.[139] İlk Türk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’i Türk havacılığına kazandırn da Atatürk olmuştur. 1935’te başta Sabiha Gökçen olmak üzere genç Türk havacıları bu spor dalındaki bilgi ve tecrübelerini artırmak üzere Sovyetler Birliği’ndeki “Koktobel Planör Okulu”na gönderilmişlerdir. Eğitimlerini ikmal eden bu gençler Türkiye’ye dönerek Türkkuşu kadrosunda öğretmen olarak görev almışlardır.[140]

1923’te “Türkiye Seyyahîn Cemiyeti” adıyla kurulup, bir süre sonra “Türkiye Turing Kulübü” ve nihayetinde “Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu” adını alan cemiyet de bizzat Atatürk’ün ilgisi ve desteği ile gelişim göstermiş ve faaliyet alanını kısa sürede genişletmiştir. Bakanlar Kurulu kararnamesi ile 1930 yılı itibariyle kamu yararına çalışan bir kurum addedilen[141] kulübe yine bir kararname ile 1932 yılı devlet bütçesinden 2.000 lira tahsis edilmesi[142] dikkat çekicidir. Kulübün 1931’deki nizamnamesinde: “Ulu Gazimiz ile Hükûmet-i Cumhuriyetimizin lütfu müzâheret ve muâveneti sayesinde vatan için fâideli olmak gayesine doğru 1930 senesinde mühim bir adım atılmış ve cemiyetin çalışmaları takdîr edilmiştir”[143] denilmektedir. Söz konusu kulübün çalışmaları ile İstanbul Veli Efendi Hipodromu’nun bulunduğu alanda belli bir program dâhilinde 1931’den itibaren otomobil ve motosiklet yarışları düzenlenmeye başlanmıştır. Bu yarışları Atatürk’ün de izlediği, bu münasebetle sporcuları kutladığı ve ileri teknoloji isteyen bu spora Türk gençliğinin ilgi göstermesini istediği bilinmektedir.[144]

Atatürk, yakın hizmetinde bulanan Cemal Granda’nın belirttiği üzere söz konusu dönem itibariyle en sevilen spor dallarından biri olan futbol ile de yakından ilgilenmiş ve karşılaşmaları izlemeye her zaman vakit bulamasa da basın aracılığıyla takip etmeye özen göstermiştir.[145] Nitekim futbol da Atatürk döneminde hızlı teşkilatlanan spor dallarından biri olmuştur.[146] Millî müsabakaların sonuçlarıyla yakından ilgilenen Atatürk[147] bu tür karşılaşmalarda alınan galibiyetlerden mutluluk duymuş, alınan yenilgiler neticesinde ise sporcuların maneviyatlarını bozmamaları ve bundan ders çıkarmak suretiyle ilerleyen müsabakalarda daha azimle mücadele etmeleri konusunda tavsiyede bulunacak kadar da spor ahlâkına önem vermiştir.[148]

Atatürk’ün spor faaliyetlerine ilgi ve desteğiyle atletizm,[149] basketbol, voleybol, hentbol,[150]  eskrim,[151] söz konusu dönem itibariyle dünyada ve Türkiye’de cazibesi her geçen spor dallarından biri olan tenis,[152] Anadolu coğrafyası için son derece elverişli spor dalları arasında yer alan kayak, kamp ve dağ sporları Cumhuriyet’in ilk yılları itibariyle kısıtlı imkânlara rağmen yürütülmüş ve Türk halkı tarafından tutulan ve sevilen spor dalları arasında yer almıştır. Bu nedenle bahsi geçen spor dallarında da teşkilatlanma hızlı ve etkili olmuştur.[153] Böylece Atatürk’ün spor konusunda başlattığı inkılâp hareketi kısa sürede semerelerini vermeye başlamış, Türkiye’de 1923 yılı itibariyle 13 spor mıntıkası, 14 tescilli spor kulübü ve 827 lisanslı sporcu bulunmakta iken 1938 yılı itibariyle spor faaliyetinde bulunan mıntıka sayısı 63’e, resmen teşekkül etmiş kulüp sayısı 442’ye ve lisanslı sporcu sayısı 27.631’e çıkmıştır.[154] Yine bu süreç içinde Türk sporcuları uluslararası müsabakalarda birçok madalya kazanmak suretiyle önemli başarılara imza atmışlardır.

Atatürk’ün Spor Kulüpleri ile Temasları 

Atatürk, sporun taşıyıcı unsurları durumunda olan spor kulüpleri ile yakından ilgilenmiş ve bunların çalışmalarını çeşitli vesilelerle desteklemiştir. Bu bağlamda O’nun temasa geçtiği spor kulüpleri ile ilişkilerini kronolojik olarak ele almakta fayda vardır.

Türk sporunun köklü kulüplerinden biri olan Fenerbahçe Spor Kulübü Atatürk’ün ilk olarak temas kurduğu kulüpler arasında yer almaktadır. Halka ait her şeyi seven ve tutan Atatürk halkın içinden çıkan bir takım olarak gördüğü Fenerbahçe’yi takdir ettiğini çeşitli vesilelerle dile getirmiştir.[155] Anafartalar Kahramanı Albay Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nın son dönemlerinde Yıldırım Orduları Kumandanlığı’na atanmadan önce bir süre İstanbul’da bulunmuş ve bu sırada Fenerbahçe Spor Kulübü’nü ziyaret etmiştir. 3 Mayıs 1918’de kulübün müzesini gezmiş ve hatıra defterine şu satırları yazmıştır:[156]

  “Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafta mazhar-ı takdîr olmuş bulunan âsâr-ı mesâîsini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ile erbab-ı himmetini tebrîk etmeyi vazife edinmiştim.

  Bu vazifenin îfâsı ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdîrât ve tebrîkâtımı buraya kayıt ile mübâhîyim.

                                                                                Ordu Kumandanı

                                                                                          M.Kemal”

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olumsuz etkilerin bütün şiddetiyle devam ettiği bir dönemde Atatürk’ün Fenerbahçe Spor Kulübü’nün çalışmalarını takip ediyor olması, bu kulübü ziyaret etmeyi kendine vazife edinmesi ve kulüp mensuplarına takdir ve tebrik duygularını dile getirmesi oldukça önemlidir. Atatürk’ün söz konusu dönem itibariyle ziyaret ettiği Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ahşap binası 1932’de çıkan bir yangın sonucu tahrip olmuştur. Bu nedenle düzenlenen yardım kampanyasına Atatürk de katılma gereği hissetmiş ve 1.000 lira gibi dönem için önem arz eden büyük bir meblağı kulübe bağış olarak vermiştir.[157] Ayrıca kulüpten gelen talep üzerine, su sporlarında kullanılan mendireğin tamiratı için ödenek ayrılması konusunda yine bizzat Atatürk tarafından yetkililere talimat verilmesi[158] de burada belirtilmesi gereken önemli bir husustur. Hazineye ait olan ve kiralama müddeti 1930 yılı itibariyle dolmuş olan “Kadıköyü İttihat Spor Sahası”nın etrafındaki duvarların tamir ettirilmesi ve iki oyun oynanabilecek şekilde futbol, atletizm pisti, voleybol ve basketbol sahaları yapılması gibi şartlarla 10 seneliğine söz konusu kulübe kiralanması konusundaki kararname de Cumhurbaşkanı sıfatıyla Atatürk tarafından imzalanmıştır.[159] Ayrıca “menâfi’-i umûmiyyeye hâdim müessesât meyanına dâhil bulunan” söz konusu kulübe kiralanan sahanın bedelinin ödenmesi konusunda taksitlendirmeye gidilerek kulübe büyük bir kolaylık sağlanmıştır.[160]     

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Atatürk’ün İstanbul’da ziyaret ettiği diğer bir kulüp Beşiktaş Jimnastik Kulübü olmuştur. Bu dönem ikamet ettiği Akaretler’deki evinin Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne yakın bir konumda bulunması münasebetiyle Atatürk’ün söz konusu evin arka kapısından kulübün bahçesine çıkmak suretiyle futbol antrenmanlarını ve diğer spor dallarındaki çalışmaları seyrettiği bilinmektedir. Buradaki sportif çalışmaları yöneten kulübün kurucularından Ahmet Fetgeri (Aşeni) ile Fuad Balkan Beyler’e Atatürk bir vesileyle şunları söylemiştir:[161]

“Efendiler, sizlerin ve sporcularınızın ciddî çalışmalarını, çeviklik ve maharetlerini uzun zamandan beri büyük bir zevkle ve ayrıca dikkatle ta’kîb ediyorum.

Spordan mahrum olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında müessir olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekâmül ederse etsin, bedenî inkişâfı noksan ve kifâyetsiz olursa, o vücut o kafayı ileri götüremez, taşıyamaz. Bugün bünyenizde toplayıp ilmî metodlarla yetiştirmeye çalıştığınız bu gençler, tam ma’nâda bedenen ve fikren inkişâf ettikleri zaman vatan müdafaasında ilmî sahalarda olduğu gibi spor alanlarında da Avrupalı hasımlarına Türk’ün ölmez gücünü ispat edeceklerdir.

Sizi candan tebrîk eder, başarılarınızı her zaman duymak isterim.”

Atatürk’ün Türk sporunun güzide ve en eski spor kulüplerinden biri olan Beşiktaş ile ilgisine işaret eden bu satırlar, aynı zamanda vatan sevgisi ile sportif faaliyetler arasındaki bağa temas eden mesajlar da içermektedir. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Cumhurbaşkanı sıfatıyla da Atatürk’ün söz konusu kulüp ile temasları devam etmiştir. Beşiktaş Kulübü’nün gelişimini desteklemek üzere, Çırağan Sarayı’nın Ortaköy taraflarında bulunan devlete ait boş arsanın “menâfi’-i umûmiyyeye hâdim olan müessesât meyanında bulunan” söz konusu kulübe kiralanması doğrultusundaki 13 Temmuz 1932 tarihli kararnamede de Atatürk’ün imzası vardır.[162]

 Bunların dışında kuruluşunda bizzat Atatürk’ün etkin olduğu bir spor kulübünün varlığı da bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir husustur. 18 Temmuz 1920’de bizzat Atatürk’ün talimatıyla güvenlik tedbirleri çerçevesinde bir “Muhafız Takımı” oluşturulmuş, Atatürk’ün uzun yıllar spor konusunda fikir ve görüşlerinden istifade ettiği Mülazım İsmail Hakkı (Tekçe) Bey’in başına getirildiği bu takım daha sonra “Muhafız Alayı” adıyla görevini devam ettirmiştir. Bu alay nihayetinde 1 Haziran 1923’te “Muhafız Gücü Kulübü” adını alarak Atatürk’ün manevî riyasetinde sportif faaliyetlerde de bulunmaya başlamıştır.[163] Çalışmaları Atatürk tarafından yakından takip edilen bu kulübün güreş, futbol, atletizm, binicilik, bisiklet, polo gibi spor dallarında birçok şampiyonluk kazandığı ve bünyesinden birçok asker sporcu çıkardığı bilinmektedir.[164]

 Atatürk, Trabzon’da kurulan ilk spor kulübü olan ve Trabzonspor’un temelini teşkil eden Trabzon İdman Ocağı ile de yakından ilgilenmiştir. 1923 Haziranı itibariyle Trabzon İdman Ocağı’nın fahrî riyasetini kabul etmesi, bu münasebetle gençliğin ve sporun himaye edilmesi hususuna vurguda bulunması ve gönderdiği bir telgrafla söz konusu idman ocağının idareci ve sporcularına başarılar dilemesi[165] Atatürk’ün bu kulüp ile yakın ilişkisini gösteren önemli olaylardır.

Atatürk 1925’teki İzmir seyahati sırasında, söz konusu dönemin önemli spor kulüpleri arasında yer alan Karşıyaka ve Altay Kulüpleri’ni de ziyaret etmiştir. 13 Ekim itibariyle ilk ziyaret Karşıyaka Spor Kulübü’ne yapılmış, burada Karşıyakalı futbolcuların ve tenisçilerin antrenmanları izlenmiş ve ziyaret birer hatıra fotoğrafı çekilmek suretiyle tamamlanmıştır.[166] İzmir’de ikinci ziyaret edilen kulüp 14 Ekim itibariyle Altay Spor Kulübü olmuştur. Ziyaretlerin akabinde bu iki güzide kulübün hatıra defterlerine yazdığı satırlarda Atatürk: “bu kulüplerin gençleriyle iftihar duyduğunu, bu gençlerin sayesinde geleceğe güvenle bakılabileceğini” ifade etmiştir.[167] Atatürk’ün 24 Haziran 1926 tarihi itibariyle Karşıyaka Spor Kulübü’nü bir kez daha ziyaret ettiği ve kulübün yaptığı sportif çalışmalar konusunda memnuniyetini dile getirdiği görülmektedir.[168]

Türk spor tarihinin en önemli kulüpleri arasında yer alan Galatasaray Spor Kulübü ile de Atatürk yakın ilişki içinde olmuştur. Atatürk’ün tasvibiyle 1928 Ağustosu’nda Türk Tayyare Cemiyeti tarafından düzenlenen “Gazi Büstü” karşılaşmasında Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne karşı üstünlük sağlamış, bu münasebetle Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü’nün Reisi Sivas Meb’usu Necmeddin Sadık Efendi, adına düzenlenen bu büstü kazanmaları nedeniyle 4 Eylül 1928’de Atatürk’e sevgi ve saygılarını ifade eden bir mektup yazmıştır. Atatürk bu mektubu: “Türk gençliğinin spor sahasında gösterdiği kabiliyet ve fâideli faaliyeti takdîrle müşâhede ve ta’kîb ettiğini ve hakkında ibrâz buyurulan âsâr-ı muhabbetten mütehassis olduğunu” belirtmek suretiyle cevapsız bırakmamıştır.[169] Nitekim Atatürk söz konusu dönem itibariyle bulunduğu İstanbul’dan ayrılışı sırasında Galatasaraylı sporcular tarafından Yeniköy açıklarında üç çifte futa ile merasim eşliğinde uğurlanmış, O da uzun müddet mendil sallamak suretiyle bu ilgiye iltifatta bulunmuştur.[170] Atatürk, 2 Aralık 1930 tarihi itibariyle de Galatasaray Lisesi’ni ziyaret etmiş ve kulübün üyelerinden Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey’in eşliğinde okulun müzesini gezmiştir. Kendisine gösterilen yakın ilgiden ötürü memnuniyetini dile getirmek ve desteğini göstermek üzere bu ziyaretten kısa bir süre sonra 14 Aralık 1930’da söz konusu okulun spor müzesine “Galatasaray’a” ibaresiyle imzaladığı bir hatıra fotoğrafını hediye olarak göndermiştir.[171]

Cumhuriyet’in başkentinin köklü kulüplerinden Ankaragücü ile de Atatürk’ün teması olmuştur. İstanbul’da teşkil edilen “İmâlât-ı Harbiye”nin çalışanları 1910 yılı itibariyle “Altınörs İdman Yurdu” ve “Turan Sanatkârân Gücü” takımlarını kurmuşlar, bu takımlar Millî Mücadele döneminde “İmâlât-ı Harbiye Mukavemet Teşkilatı”nı teşkil etmek suretiyle Anadolu’ya silah kaçırılmasında önemli rol oynamışlardır. İlerleyen süreçte Ankara’ya taşınarak Kuvâ-yı Milliye’ye desteğini sürdürmek suretiyle Millî Mücadele yıllarında birçok şehit veren ve Cumhuriyet’in ilanı sonrasında birleşerek Ankaragücü adını alan bu kulübün de[172] Atatürk tarafından takdir ve taltif edildiği anlaşılmaktadır.[173]

Kurucuları arasında Cevat Abbas Gürer’in de bulunduğu dönemin önemli takımlarından Güneş Kulübü’nün faaliyetleri de Atatürk tarafından takdire değer görülmüş ve bu nedenle söz konusu kulüp 1935 yılının ilk aylarında iki kez ziyaret edilmiştir.[174] Deniz sporlarıyla iştigal etmek üzere Atatürk’ün talimatı ve İktisat Vekili Celâl Bayar ile dönemin önemli sporcularından Zeki Rıza Sporel’in çalışmaları neticesinde kurulan Moda Deniz Kulübü’nü de burada zikretmemiz gerekmektedir.[175] Kürek yarışlarını izlemekten büyük mutluluk duyan[176] ve özellikle İstanbul’da bulunduğu yaz aylarında Moda Koyu’nda Acar motoru ile Ertuğrul yatından Moda Deniz Kulübü’nün ve Anadolu ve Rumeli Fenerleri Tahliye İstasyonları kürek ekiplerinin iddialı yelken ve kürek yarışlarını zevkle takip eden Atatürk, maiyetindeki devlet erkânı ile sporcuları selamlamak ve alkışlamak suretiyle takdir ve taltif etmiştir. [177]

Ankara’daki Gençlerbirliği Spor Kulübü de Atatürk’ün ziyaret ettiği kulüpler arasında yer almıştır. Bunun dışında Atatürk; Adana, Mersin, Trabzon,[178] Balıkesir[179] ve İzmir[180] gibi söz konusu dönem itibariyle sportif faaliyetleriyle dikkat çeken Anadolu’daki diğer illere seyahatleri sırasında spor kulüplerini de ziyaret etmeye özen göstermiştir. Hiç şüphe yok ki Atatürk’ün bu türden ziyaretleri spor kulüplerinin devletin en üst makamı tarafından himaye edilmeleri, desteklenmeleri ve yeni çalışmaları için teşvik edilmeleri anlamını taşımakta idi.

Atatürk ve Türk Sporunda Teşkilatlanma

Atatürk döneminde Türk sporunun teşkilatlanması ve bütün memleket sathında sağlıklı ve güçlü bir spor altyapısı oluşturmak amacıyla spor faaliyetleriyle iştigal eden kurum ve kuruluşlara, spor kulüplerine ve sporculara devletin imkânlarının seferber edildiği görülmektedir.

Türk sporunun çağdaş anlamda teşkilatlanması konusunda 1921’de teşkil edilen “İdman İttifakı Hey’et-i Muvakkatesi” önemli bir merhale teşkil etmiştir. Bu heyet, Cumhuriyet’in ilk yılları itibariyle ülkedeki ilk merkezi spor teşkilatı durumunda olan “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı”nın temelini oluşturmuştur.[181] Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı spor kulüplerinin mutabakatıyla birinci toplantısını Ali Sami (Yen) Bey’in başkanlığında 11 Temmuz 1922’de yapmış[182] ve Bakanlar Kurulu’nun 16 Ocak 1924 tarihli kararnamesi ile resmiyet kazanmıştır.[183] Bu kararname ile söz konusu teşkilat: “Türk gençliğinin terakki ve teâlisine hâdim ve kayd-ı menfaatten tamamen âzâde olduğu ve her memlekette idman cemiyetlerinin bu surette telakki edilerek her türlü himayeye mazhar bulundukları cihetle menâfi’-i umûmiye hâdim bir cemiyet” kabul edilmiş, böylece vergiden muafiyet hakkı kazanmış ve Hükûmet’ten daha çok destek alma imkânına kavuşmuştur.[184] Atatürk, cemiyetin birinci kongresinde “hâmî reis” olarak seçilmiştir.[185] Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti fiili olarak spora ve sporcuya destek olmaya başlamıştır. Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı, Cumhuriyet’in ilanıyla ülke sathındaki bütün spor faaliyetlerini sevk ve idare eden tek yetkili organ olarak:[186] “sağlıklı nesiller yetiştirmek, gençleri içki kumar gibi alışkanlıklardan uzak tutmak, spor etkinlikleri vasıtasıyla gençlere memleketlerini sevdirmek, spor yarışmaları düzenlemek, yönetmek ve ülkeyi uluslararası alanda temsil etmek, Türkiye’de beden terbiyesi ve sporun fennî esâslar dâhilinde tamîm ve tekâmülüne çalışmak, her spor dalı için federasyon kurarak uluslararası ilişkilere girmek, spor ile ilgili bütün idârî ve ilmî yönetmelikleri hazırlamak, spor sahalarını çoğaltmak, mevcutları düzenlemek, müsabakalarda dereceye giren sporcuları ödüllendirmek ve söz konusu dönemde sporun tüm Anadolu’ya yayılmasını sağlamak” amacıyla faaliyet göstermiştir.[187] Atatürk’ün bu kuruluşun yurt içindeki ve yurt dışındaki çalışmalarını yakından takip ettiği ve önemli gördüğü konularda bu cemiyete tavsiyelerde bulunduğu görülmektedir.[188] Nitekim Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın Türk sporunda etkin olduğu dönem itibariyle spor faaliyetleri İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirler ile sınırlı kalmayıp, tüm Anadolu sathında teşkilatlanmış, ülkede profesyonel olarak icra edilen spor dallarının sayısı artmıştır. Futboldan sonra atletizm, güreş, basketbol, halter, bisiklet, binicilik, boks, yelken, hokey, eskrim, tenis ve voleybol hey’et-i müttehideleri (federasyonlar) kurulmuş, bunlar uluslararası spor birliklerine üye olmuşlar ve yurt dışında çeşitli müsabakalara katılım sağlamışlardır.[189] İvme kazanan spor faaliyetleri ülkede millî birlik ve beraberlik duygularının pekişmesine katkı sağlamış, uluslararası spor faaliyetlerine katılım sağlanmasıyla yeni Türkiye’nin spor alanındaki birikimini uluslararası alanda sergilemesi ve spor alanında da dünya ile bütünleşmesi mümkün olmuştur.[190]

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı sekizinci ve son kongresinde adını “Türk Spor Kurumu” olarak değiştirmiş ve bu kurum tek partili söz konusu dönemde Hükûmet ile bağlantılı olarak ülkedeki spor yönetiminde etkinliğini artırmış olan Cumhuriyet Halk Fırkası’na 18 Nisan 1936 tarihi itibariyle bağlanmıştır.[191] Böylelikle, Türk sporunun yönetiminde hâlihazırda var olan Cumhuriyet Halk Fırkası etkinliğinin bu gelişmeler neticesinde alenileştiğini ifade edebiliriz.[192] Türk Spor Kurumu’nun amacı: “temiz ahlâklı, yüksek karakterli, sağlam bünyeli Türk İnkılâbı’nı, Cumhuriyeti, yurdunu korumayı en üstün amaç bilen bir gençlik yetiştirmek ve Türkiye’de sporun millî ve fennî esâslara göre yayılmasına ve yükselmesine çalışmak” idi. Kurum bu amaca ulaşabilmek için sporun bir merkezden örgütlenmesini ve planlanmasını ilke olarak kabul etmiştir. Böylelikle her il ayrı bir “spor bölgesi” olarak saptanmış, “bölge spor hey’etleri” teşkil edilerek kurumun faaliyetleri koordine edilmiştir.[193] Yapılan faaliyetlerde: “sporu memlekette lüks ve fantezi addetmekten, ferdî bir teşebbüs saymaktan kurtarmak” gayesinin ön plana çıktığı anlaşılmaktadır.[194] Bu dönemde yeni spor tesisleri inşası, spor kulüplerine yapılan yardımların tespit edilen spor bölgeleri üzerinden yapılması ve hakem kursları açılması gibi konularda önemli kararlar alınarak uygulamaya koyulduğu anlaşılmaktadır.[195]

Bütün bu çalışmalar ülke sporunun gelişimi konusunda önemli adımların atılmasına vesile olsa da Hükûmet ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki yakın ilişki neticesinde ortaya çıkan spor teşkilatının özerkliğini zedeleyici uygulamalar ve İkinci Dünya Savaşı’na giden gerilimli süreç Türk sporunun idaresinde bir takım değişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu nedenle TBMM’nin hâlihazırda gündeminde bulunan “Beden Terbiyesi Kanunu” Cumhurbaşkanı Atatürk’ün imzasıyla 16 Temmuz 1938’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanununun birinci maddesine göre: “Yurttaşın fizik ve moral kabiliyetlerinin ulusal ve inkılâpçı amaçlara göre gelişimini sağlayan oyun, jimnastik ve spor faaliyetlerini sevk ve idare etmek maksadıyla Başvekâlet’e bağlı hükmî şahsiyeti hâiz bir Beden Terbiyesi Genel Direktörlüğü”[196] kurulmuştur. Böylece spor faaliyetleri doğrudan devlet idaresinin inisiyatifine verilmiş ve bir kamu hizmeti olarak görülmüştür. Ayrıca kanun kapsamında sporda gelişmiş Batılı ülkelerin standartlarına ulaşmak gayesine değinilmiş, spora yurt savunması ve ekonomik kalkınma için gereksinim duyulan yüksek nitelikli insan gücünü sağlamak görevi de verilmiştir.[197] Bu kanun çerçevesinde; seçkin sporcular yetiştirmek yerine bütün gençlik kitlesinin ortalama fizikî yeteneklerinin yükseltilmesi ve beden terbiyesinin temini, sporda disiplinin sağlanması ve bilimsel metotların tatbiki ile profesyonelliğin teşviki ve millî müdafaa için hazırlık gibi prensipler ön plana çıkmıştır.[198] Bunun yanı sıra söz konusu genel müdürlük sportif müsabakaları düzenleme işlerini de üzerine almıştır.[199]

1 Kasım 1938’de TBMM toplantı yılının açılışı münasebetiyle Atatürk’ün hasta yatağında dikte ettirdiği ve Meclis’te Başbakan Celâl Bayar tarafından okunan nutkunda Beden Terbiyesi Kanunu’na ilişkin olarak da: “Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için yüksek Kamutay’ın kabul ettiği Beden Terbiyesi Kanunu’nun tatbikına geçildiğini görmekle memnunum…”[200] denilmiştir. Bu dönemde “Atatürk Gençleri Kurumu” adı ile bir gençlik teşkilatıkurulması[201] konusunun da gündeme geldiği,[202] bu kurumun beden eğitimi, ahlâk, yurt bilgisi ve askerlik eğitimi gibi faaliyetler aracılığıyla 16-21 yaşlarındaki erkek ve kız gençleri memlekete faydalı olabilecek şekilde yetiştirmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır.[203] Nihayetinde bu teşkilatlanmanın hayata geçmediği, buna atfedilmesi planlanan görev ve sorumlulukların da Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün bünyesinde toplandığı görülmektedir.

Atatürk ve Sporda Devlet Desteği, Altyapı Çalışmaları

Türk milletinin bir istiklâl savaşından henüz çıktığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu durumun doğal bir sonucu olarak spor kulüplerinin, sporcuların ve spor basınının maddi sorunlar içinde bulunduğu görülmektedir. Örneğin 1926’da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Başbakanlık makamına yazılan bir yazıda; Türk sporunun en eski ve önemli kulüplerinden olup, kendilerini spor dünyasına tanıtma kudreti gösteren Fenerbahçe, Galatasaray ve Ankara’daki Gençlerbirliği kulüplerinin büyük maddî sıkıntılar içinde bulundukları, zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları, Başbakanlıkça bu kulüplere maddî destek sağlanması hâlinde söz konusu kulüplerin Türk sporu için daha büyük hizmetlerde bulunabilecekleri ifade edilmiştir.[204] Bu yazıdan da anlaşılacağı üzere Türk sporundaki altyapı eksiklikleri söz konusu dönemde devletin spora yardım etmesi konusundaki gerekliliği ortaya koymuş, bu yüzden Atatürk döneminde spor kulüplerine devletin kapıları ve imkânları daima açık tutulmuştur.

Bu anlamda ilk olarak, 1924 yılında Paris’te düzenlenen olimpiyat oyunlarına Türk sporcularının katılımını temin etmek üzere devlet tarafından verilen desteği dile getirmek gerekmektedir. Atatürk’ün başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nun 16 Ocak 1924 tarihli toplantısında: “Türk gençlerini bi’l-umûm müsabakalara iştirak ettirebilecek surette ta’lîm ve ihzâr etmek üzere icâb eden mütehassısların Avrupa’dan celbi ve mezkûr olimpiyat müsabakalarına Türk idmancılarının da iştirâki esbâbının temini için müsta’celen sarfa lüzûm görülen 17.000 liranın masârif-i gayr-ı melhûz tertibinden Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Merkez-i Umûmisine verilmesine”[205] karar verilmiştir. Ayrıca, 1924 Ağustosu sonlarında Ankara’da yapılması planlanan Türkiye müsabakaları için Anadolu’nun dört bir yanından başkente gelen sporcuların tren ve gemi yolculuklarını %50 indirimli yapmalarının sağlanması,[206]1933’teki Rusya seyahatinde olduğu gibi Türk sporcularının yurt dışındaki spor faaliyetlerini incelemek ve müsabakalara katılmak üzere yaptıkları seyahatlerin desteklenmesi[207] gibi teşvik edici faaliyetler genç ve malî imkânları kısıtlı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk’ün öncülüğünde spora ve sporculara verdiği önemi ve desteği ifade eden örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu tür destek faaliyetlerinin Türk spor basını için de söz konusu olduğu görülmektedir. Gazi Mustafa Kemal’in başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nun 24 Ocak 1925 tarihli toplantısında, İstanbul’da yayımlanan Spor Âlemi mecmuasının müracaatı değerlendirilmiş ve nihayetinde söz konusu mecmuanın bir senelik ihtiyacını karşılamak üzere Avrupa’dan ithal edilecek olan toplam 53.680 kg kâğıdın gümrük vergisinden muaf tutulması kararlaştırılmıştır.[208] Ayrıca, 1931’de yayın hayatına giren “Olimpiyat” adlı haftalık spor gazetesinin: “sporcuları irşâd edecek, sporun her şubesine ve bilhassa Cumhuriyet Hükûmeti’nin büyük bir alâka gösterdiği atçılık ve biniciliğe ait fennî makaleler ve dünyaya ait en yeni haberlerle tekâmül etmekte olduklarını” belirterek “bu husustaki gayretlerinin daha müspet bir şekle ifrâğı için diğer spor gazetelerine olduğu gibi bir tahsisât i’tâsı suretiyle muavenet buyurulması” yönündeki talebi Başbakanlık tarafından dönemin kıt imkânlarına rağmen 200 lira verilmekle karşılıksız bırakılmamıştır.[209]

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 18 Mayıs 1931’de toplanan kongresinde kabul edilen parti programında ise: “Fırkamız Türk vatandaşlarının vücuda getirmiş oldukları ve getirecekleri bütün spor teşekküllerini milletin kuvvetli ve iradeli tutulması noktasından fevkalâde mühim addeder.”[210] ibaresi yer almış, takip eden süreçte yurtta sporu canlandırmak, yaşatmak ve yüceltmek işinin fırkanın en önemli görevleri arasında bulunduğu belirtilmiş[211] ve spor teşekküllerine yardım kararı alınmıştır.[212] Bu amaç doğrultusunda İçişleri Bakanlığı’na gönderilen yazılarla Edirne’den Diyarbakır’a kadar birçok vilayetteki spor mıntıkalarında bulunan spor kulüplerine idman meydanları, odaları ve levazımı tedariki için belediyelerden, hususî idarelerden, mahallî müesseselerden, hükmî şahsiyetlerden, cemiyetlerden, askerî idarelerden ve diğer kaynaklardan yardım temini ve bunların en üst seviyede desteklenmesi yönünde taleplerde bulunulmuştur.[213] Ayrıca, vilayetler maddî imkânları, gençlik potansiyelleri ve nüfusları bakımından mıntıkalara ayrılmış ve İçişleri Bakanlığı vasıtasıyla her vilayete ayrılan ödenekten ortalama %1-2’lik kısmının o vilayet sınırlarındaki spor faaliyetlerine ve spor kulüplerine tahsis edilmesi istenmiştir.[214] Nitekim, 1932 yılı sonları itibariyle halkevleri tahsisatından 1.300, fırkanın kendi tahsisatından da 2.000 liranın kulüplere yardımda bulunmak üzere spor mıntıkaları emrine verildiği görülmektedir.[215] Takip eden süreç içinde Türk Spor Kurumu’na Hükûmet tarafından 50.000 liralık bir tahsisatta bulunulmuş, bu paranın büyük bir kısmının memleket dâhilindeki spor temaslarına ve bilhassa atletizm müsabakalarına sarf edilmesi öngörülmüştür.[216] Devam eden destek faaliyetleri neticesinde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’ndan Türk Spor Kurumu’na uzanan süreç içinde söz konusu teşekküle yapılan yardım miktarı 1938 yılı itibariyle toplam 1.363.000 liraya ulaşmıştır.[217]

Atatürk döneminde devletin spor tesisleri konusuna da titizlikle eğildiği ve bu konuda çağı yakalayacak bir spor altyapısı oluşturmak üzere mevzuat çalışmalarına girişildiği görülmektedir.[218] Bu minvalde 1924’te yayınlanan “Köy Kanunu” köylerde güreş, cirit, nişan talimleri gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere yer vermiş,[219] 1930’da çıkan “Belediyeler Kanunu” ise belediyelere oyun ve spor yerleri, çocuk bahçeleri, yarış yerleri ile gençler için mahallin ihtiyacına yönelik stadyumlar yapmak ve işletmek gibi görev ve sorumluluklar yüklemiştir.[220] Bunların yanı sıra, 1926 yılı itibariyle Kütahya Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teklifi üzerine Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in imzasıyla çıkan “Yıldırım Beyazıd Vakfı’ndan bir kısım arsanın spor alanı yapılmak üzere spor mıntıkası adına terk ve temlîki”ne dair kararname söz konusu dönem itibariyle memlekette spor altyapısı oluşturmak üzere vakıf arazilerinin de değerlendirilmek istendiğini gösteren önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.[221]Hollanda Millî Olimpiyat Komitesi Asbaşkanı P. W. Scharroo ile Mimar Jan Wils tarafından yazılan ve Atatürk’ün isteğiyle Türkçe’ye çevrilerek 1933’te Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı tarafından yayımlanan “Cimnastik Oyun ve Spor Binaları İnşa ve Tesisi için Rehber” ise Türkiye’de modern spor tesislerinin kurulması yolunda önemli bir bilgi kaynağı olmuştur.[222]

Atatürk’ün spor ve spor tesisleri konusundaki hassasiyeti, kararlılığı, teşviki ve desteği neticesinde devletin imkânlarının seferber edilmesiyle kısa bir süre içinde Anadolu’nun dört bir yanında çeşitli spor dallarına yönelik önemli sayıda tesis inşa edildiği ve hizmete açıldığı görülmektedir.[223] Cumhuriyet’in başkenti Ankara’da 15 Aralık 1936 tarihinde açılışı yapılan, söz konusu dönem itibariyle Türkiye’nin ve Balkanlar’ın en büyük stadyumu durumunda olan “19 Mayıs Stadyumu” bunların başlıcaları arasında yer almaktadır.[224] Aynı yıl Ankara’da modern yarışçılık anlayışına uygun bir tesis olarak hizmete açılan “Ankara Hipodromu” da bizzat Atatürk’ün tavsiye, telkin ve takibi ile inşa edilmiştir.[225] Adı geçen spor tesisleri bu dönemde faaliyete geçen asrî poligon ve koşu mahalli gibi önemli spor alanları ile bütünlük arz etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında inşa edilen İzmir’deki Alsancak Sahası, İstanbul’daki Fenerbahçe ve Beşiktaş Statları, Sipahi Ocağı, Binicilik Mektebi, Moda Deniz Kulübü, Fatih Güreş Salonu, Zonguldak Maden Mektebi Sahası, Konya Sahası, Samsun, Trabzon, Kayseri ve Adana’daki Şehir Stadyumları, Kars, Bursa, Kayseri’nin dağlık arazilerindeki kayak tesisleri, Ankara ve Kayseri’de atlı spor için düzenlenen alanlar Atatürk’ün teşviki ve devletin yetkili organlarının ilgi ve desteğiyle ortaya koyulan gençlik ve spor eserleri olmuştur. Böylelikle Türk çocukları ve gençleri mektepler, kulüpler ve halkevleri kanalıyla bu kulüplerden, tesislerden ve stadyumlardan istifa etmek suretiyle spor faaliyetlerine fiili olarak iştirak etmeye başlamışlardır.[226] Türk sporundaki altyapı sorunlarını hızlı ve etkin bir şekilde çözüme kavuşturmak amacıyla, söz konusu dönem itibariyle dünya sporunun uzman isimlerinden de istifade edilmiştir. Bu münasebetle dağcılık eğitimi için Dr. Goenther,[227] Beden Terbiyesi Enstitüsü kurulması için Leipzig Üniversitesi’nden Hermann Altrock, kapsamlı bir gençlik organizasyonu oluşturulması, sporun ıslahı ve beden terbiyesi çalışmaları için de Alman sporunun önde gelen isimlerinden Dr. Carl Diem[228] Türkiye’ye resmî olarak davet edilmişlerdir. Söz konusu uzmanlar Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptıkları incelemeler sonucunda hazırladıkları raporları Hükûmet’e sunmuşlar,[229] Türk sporunun altyapı sorunlarının çözülmesi ve teşkilatlanması konusunda bu raporlardan istifade edilmiştir. 

Sonuç

Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk, Türk kültürünü çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma hedefi doğrultusunda milletle el ele vererek çok yönlü olarak başlattığı Türk İnkılâp hareketini sosyal ve kültürel alanlarda da devam ettirmiş, bu konudaki önemli atılımlardan birini de spor alanında gerçekleştirmiştir.

Atatürk, sporu bir milletin gelişmişlik düzeyine ve medenî kabiliyetine işaret eden unsurlardan biri olarak görmüş ve bu yönde girişilecek faaliyetleri Türk milleti için en esaslı hedeflerden biri olarak kabul etmiştir. Söz konusu dönem itibariyle sağlıklı ve gürbüz nesiller yetiştirmek üzere büyük önem atfedilen spor faaliyetleri Atatürk’e göre, Türk gençliğinin bedenî gelişiminin yanı sıra fikrî gelişimine de katkı sağlayacak, yeni nesillerin kendini yurt içinde ve yurt dışında en makul ve meşru şekliyle ifade etmesine hizmet edecek etkin vasıtalardan biri olmuştur.

Sporu sosyal ve kültürel hayatın ayrılmaz bir parçası olarak gören Atatürk bu bağlamda Türk kültür tarihine mâl olmuş güreş, binicilik, cirit, okçuluk gibi spor dallarına özel bir ilgi göstermiştir. Bu dönemde spor faaliyetleri kitlelere mâl edilerek milletin kendine güven duygusu canlı tutulmuş, bu münasebetle millî birlik ve beraberlik duygusu pekiştirilmiştir. Toplumun bütün kesimlerini Türk İnkılâbı kapsamında ortak hedefler doğrultusunda bir bütün olarak harekete geçiren Atatürk, Türk kadınlarını da spor faaliyetlerine katılımları yönünde desteklemiş, bu gelişmelere paralel olarak kadın sporcular Cumhuriyet’in ilk yılları itibariyle Türk sporunun gelişmesi ve dünya ölçeğinde kabul görmesi konusunda önemli katkılar sağlamışlardır.

Atatürk spor konusunda hızlı ve etkili adımlar atabilmek ve dünyadaki gelişmeleri yakalayabilmek amacıyla devlet erkini görevli kılmıştır. Sporcuları takdir, taltif ve teşvik ederek bir devlet adamı sıfatıyla onlara gereken ihtimamı göstermiş, bu konuda devlet erkânına bizzat örnek oluşturmuştur. Böylece sporcular bizzat devlet tarafından maddî ve manevî olarak desteklenmiştir. Bu minvalde başlatılan çalışmalar ve yapılan mevzuat düzenlemeleri ile Türk sporunun dünyadaki son gelişmeler ışığında teşkilatlandırılması, kurumsallaştırılması ve böylece çağı yakalayacak bir spor altyapısı oluşturulması yönünde ciddi adımlar atılmıştır. Yine bu çalışmalar kapsamında sportif faaliyetler çeşitlendirilmiş, bunların belli muhitler ile sınırlı kalmayıp, bütün yurt sathına yayılması sağlanmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren açılan modern eğitim kurumları ile sporun çeşitli dallarında uzman birçok öğretmen yetiştirilmiş, bir yandan da yeni spor tesisleri teşkil edilmiştir. Türkiye’de çağdaş bir spor altyapısı oluşturmak üzere yerli ve özellikle bu konudaki eksiklikten dolayı yabancı uzmanlardan yararlanılma yoluna gidilmiştir. İstanbul ve Ankara’da açılan eğitim kurumlarının, Anadolu’nun dört bir yanında teşvik edilen kulüplerin ve faaliyete geçirilen tesislerin sağladığı imkânlar neticesinde birçok sporcu yetişmiş ve bu sporcular Atatürk’ten aldıkları feyz ve ilham ile Türkiye’de sporun gelişmesi, çeşitlenmesi ve dünya ile rekabet edebilir hâle gelmesinde önemli başarılara imza atmışlardır.

Bütün bu gelişmeler neticesinde Atatürk döneminde spor yönetiminin; sporcu, antrenör, seyirci, basın, gençlik, halk sağlığı, spor ve beden eğitimi ile siyasî ve idarî erk unsurlarını ihtiva edecek şekilde bir bütün olarak ele alındığı, söz konusu unsurlar arasında uyumlu ve ahenkli bir yapı kurulmak gayesinin güdüldüğü ve dönemin şartları düşünüldüğünde bunda büyük ölçüde başarılı olunduğu anlaşılmaktadır.

Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın en önemli spor organizasyonu olarak kabul edilen olimpiyat oyunlarına Paris’te, Amsterdam’da ve Berlin’de olmak üzere üç kez iştirak etmiş, bunun yanı sıra Balkan Oyunları gibi Türkiye’nin bizzat ev sahipliği yaptığı büyük çaplı spor organizasyonları da olmuştur. Bu gelişmeler yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesiyle de uyumlu olarak sporu bir barış aracı olarak kabul ettiğinin önemli bir delilini teşkil etmiştir. Böylece yeni Türk Devleti uluslararası alanda bütünleşme, dayanışma ve kaynaşma konusundaki samimiyetini dünya kamuoyuna ilan etmiş ve ülkenin siyasal alanda yalnızlaşma tehlikesinin önlenmesinde bu politika etkin bir rol oynamıştır.

Burada değinmemiz gereken güncel bir tartışma konusu da Atatürk’ün hangi spor kulübünün taraftarı olduğu meselesidir. Elimizde Atatürk’ün herhangi bir spor kulübüne karşı özel bir ilgi duyduğuna dair nesnel bir bilgi veya belge bulunmamaktadır. Türk sporuna hizmet etmek konusunda gayret gösteren, ulusal ve uluslararası başarılara imza atan bütün kulüplere ve sporculara Atatürk’ün minnet ve şükran duyguları içinde bir yakınlık duyduğunu söylemek mümkündür.


.

.

.

.

.

.

.

Yazan: Doç.Dr. Erol EVCİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Leave a comment
scroll to top